insanlar içinde bir insan

19/6/2008

Ahmet Hakan ve Fatih Terim Nefreti

                

 

 

E. KAMİL ÜLGER

ekulger@gmail.com


19 Haziran 2008


Ahmet Hakan ve Fatih Terim Nefreti


Ahmet Hakan dünkü yazısında, Fatih Terim'den zikrettiği sekiz sebepten dolayı nefret ettiğini yazdı. Ben böyle bir yazıyı çok nahoş buldum. Hatta çirkinlikle bile tavsif edebilirim.  İnsan, ülkemizi değişik dönemlerde şerefle temsil etmiş birisinden niçin nefret eder? Bir kere nefret kelimesi kendisi nefrete layıktır. Ayrıca, dünyada o kadar nefret edilecek zındık varken, Fatih Terim onların arasında eli öpülesi kalır. Ama Ahmet Hakan'daki bu nefretin sebepleri bana göre hava civa. Tutar yeri yok. Her insan takdir edilmek ister. Bu his insanın yaratılışında var. Yazıyı yazarken bir misafirim geldi. Ben yazının konusunu söyleyince dedi ki :" Ahmet Hakan 9. sebebi unutmuş. O da, Fatih Terim futbolculara namaz vakitlerinde namaz kılmaya izin vermişti." Haksız da sayılmaz hani.

   Ahmet bey, Doğan grubuna geçtikten sonra bütün geçmişinden ve geçmişindeki dostlarından nefret eder oldu. Fethullah Gülen, Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Taşgetiren bunlardan bazıları. Daha dün denecek kadar geçmişte, bu insanlarla aynı karede olmakla iftihar edebilecek sayın Hakan, bugün onlara ağzı dolu kaba söz söylemekten geri kalmıyor. Acaba bu nefretinin sebebi yeni patronu mu? Ancak burada Ahmet Hakan'a bir konuyu hatırlatmak isterim. Rızk Allah'ın elindedir. Bir kapı kapatsa on farklı hayır kapısı açar. Hele bu Doğan grubu kapısıyla sana elli kapı açılır. Senin Ahmet Hakan olmanda Kanal 7 televizyonunun rolü asla inkar edilemez. Eskiden muhafazakar kesim tarafından takdir topluyordun. Bugün ise, beddua almasan bile hiç olmazsa üzüyorsun bu kesimi. Ancak nankör insanlar yemek yediği sofraya tükürürler. Biz ise bu vasfı Ahmet Hakan'a layık görmüyoruz. Ümit ederim kendisi de gözlerini açar, gafletten silkelenir ve düşünmeye başlar. İnsan bir kere satmaya başlarsa her zaman satar. Bugün eski camiasına gayz oklarını gönderen Ahmet Hakan, yarın şu anda içinde bulunduğu camiaya kan kusmayacağını kim söyleyebilir ki? Fıtrat ve vicdan yalan söylemez. Yeryüzünde Allah'ın koymuş olduğu sünnetullah denilen kanunlar vardır. Bu kanunlarda, Allah'ın muradının dışında değişme olmaz.

   Ahmet bey acaba bugüne kadar Fatih Terim'in temsilinin kaçta kaçını yapmıştır? Kaç defa ülkemizin bayrağını yurtdışında dalgalandırmıştır. En ideal insan yılanlarla bile geçinmesini bilen insandır. Elbette her insanın egosu vardır. Ahmet Hakan benim egom yok diyebilir mi? Oturduğu yerden başbakan'a –sanki asker arkadaşı imiş gibi- nasihat edebiliyor. Bu bir kibir değil midir? Ne olursa olsun, Tayyip bey ülkemizin başbakanıdır ve bizim temsilcimizdir. Bu haliyle hürmete layıktır. Deniz Baykal bile hürmete layıktır. Çünkü ülkenin kaderinde rolü olan insanlar bunlar. Severiz ya da sevmeyiz ama bunu medya yoluyla dünyaya ilan etmenin manası ne? Sevmiyorsan ve nefret ediyorsan tut içinde kalsın. İlan etmekteki derdin ne? Eğer senin yazından dolayı bir insan Fatih Hoca'dan nefret edecekse var mı buna hakkın? Ama, maalesef Ahmet Hakan, sen ölçünü bozdun. Doğan medyaya geçtiğinden beri terazinin ölçeği yanlış tartar oldu. Bilmem ki düzelmesi mümkün mü bundan sonra? Ama Allah'tan ümit kesilmez. Kimbilir belki ümitsiz vaka değildir durumu Ahmet beyin.

   Bak Ahmet bey, içinde bulunduğun yol uzun ve karanlıklı. Eline meşale almadan gidilmez. Bu yollarda akıl ve mantık feneri de fayda etmez. Bence kendine iyi bir hayırhah bul. Sana hakkı tavsiye etsin. Sen ki Hazreti Ömer'den büyük adam değilsin. Hazreti Ömer ki, maaşla tutturduğu birisine devamlı " Ey Ömer, Allah'tan kork, yarın ölüm var." Dedirtirmiş. Sen de bir hakperest dost bulsan iyi olur. Yoksa bu mantıkla gidersen, bilmem ki hatırlatmama gerek var mı: Ey Ahmet Hakan, yarın ölüm hepimiz için mukadder ve orada Rabbimize hayatımızın hesabını vereceğiz. Orada rüşvet de geçmez. Çünkü oradaki Muhasip, bize hayatı verenin taa Kendisi'dir. Hakikate uyanman temennisi ile...

 

www.muhabirkulisi.com

13/6/2008

Hürriyet Herkesin Hakkı

   

E. KAMİL ÜLGER

                      E. Kamil Ülger       

                                     ekulger@gmail.com         


13 Haziran 2008                                  


                           HÜRRİYET HERKESİN HAKKI


Anayasa Mahkemesi başörtüsünü ve başörtülüleri mahkum etti. Bundan böyle başörtülüler üniversitede okuyamayacaklar. Eğer paraları varsa veya burs imkanı bulabilirlerse yurt dışında okuyacaklar. Acaba bu kararı verenlerin çocukları veya ailelerinden herhangi birisi bu durumda olsaydı o zaman da aynı karara oybirliği ile imza atacaklar mıydı? Tarih bugünkü yaşanılanları bir kara leke olarak anacaktır ilerde. 

  Bundan yıllar önceydi. Zannederim 1988 ya da 1989 yılıydı. Ağabeyim henüz evlenmişti. O zaman da başörtülüler şu güzel vatanımızda mahkumdu. PTT'de  yeni bir uygulama başlamıştı. 10 yıl, 20 yıl sonrasına mektup yazabiliyordunuz. O mektup muhatabına 10 ya da 20 yıl sonra ulaşıyordu. Ağabeyim şöyle diyordu: " Yeğenime 20 yıl sonrasına mektup yazacağım, bugünkü ilkelliği anlatacağım ve bir zamanlar Türkiye'sinde inancından dolayı insanlar en tabii hakkı olan eğitim-öğrenim haklarından mahkum edildiğini anlatacağım". Bugün o sözün üzerinden tam 20 yıl geçti. Ağabeyim o mektubu yazdı mı yazmadı mı bilmiyorum. Fakat yazmışsa herhalde şöyle bir cevabi mektup alacaktı yeğenimizden: "Kıymetli dayıcığım, sizin o bahsettiğiniz ilkellik hala ülkemizde devam ediyor. Çağdaşlaşmaya önem veren ülkemizde bir kısım aktörler ille de ülkemizi ilkellik bataklığında tutmak istiyorlar. Biz istediğimize hürriyet istediğimize mahkumiyet veririz diyorlar. Bu ülkede yahudiye, hıristiyana, herhangi bir din mensubuna okuma mahkumiyeti yoktur. Onlar istedikleri gibi okuyabilirler, istediklerini giyebilirler. Fakat müslümansan ve inancına göre giyinmek istiyorsan o zaman "yassak hemşo yassak" var.

Bir zamanlar Türkiyemizde garip bir tartışma vardı. Türkiye acaba Malezya olur mu? Malezya'da 3 yıl yaşamış birisi olarak o zaman şöyle demiştim: Keşke olsa. Çünkü, Malezya dış borcu olmayan çok nadir ülkelerden birisi. Asya krizi çıktığında IMF'in yardım talebini reddetmişti. Ülkede demokrasi tam anlamıyla yaşanıyor. Ülkede Budist var, Sih var, Hindu var, Hıristiyan var, ateist var, yani tam bir din karışımı var ülkede. Nüfusun sadece %55i Malay ve Müslüman. Ben bu ülkede yaşadığım 3 yıl içerisinde bir tane kavga vakasına rastlamadım. Birbirlerinin inaçlarına karşı alabildiğince müsamahakarlar. Kimse kimsenin yaşayış biçimine, inançlarına müdahale etmiyor. Herkes istediği gibi okuluna gidiyor ve okuyabiliyor. Herhangi bir baskı yok. Üç yıl boyunca duyduğum klakson sesi iki elin parmak sayısını-mübalağa yapmıyorum- geçmez. Trafikte kurallara alabildiğince uyarlar. Ülkede trafik kurallarını bozan birisi veya klakson çalan birisi varsa emin olun Türk'tür. Kişi başına düşen milli hasılat 10 bin doların çok üzerilerinde. Çok modern ve müthiş temiz bir ülke. Hatta bir hatıram vardır bu hususla ilgili. 1998 yılının Eylül ayıydı. Ailemi Malezya'ya götürmeye gelmiştim Türkiye'ye. İstanbul'dan Kuala Lumpur'a Malezya Havayolları ile gidecektik. Uçakta bir turizm şirketi tarafından geziye götürülen sosyete teyzeler vardı. Derken uçakta bir anons yapıldı: "Sayın yolcularımız! Uçağımızda yiyeceğiniz bütün yiyecekler helaldir." Yaşlı teyzeler bu anonstan dolayı dalga geçiyorlar ve " Hayır! Biz haram olmazsa yemeyeceğiz" diyerek kahkahadan kırılıyorlardı. Kendilerine göre Malezya bir üçüncü dünya ülkesiydi. Ancak, Kuala Lumpur'a varıp uçaktan indikten sonraki halleri görülmeye değerdi. Şaşırıp kalmışlardı. Geldikleri üçüncü dünya ülkesi diye inandıkları Malezya, modernlikte Türkiye'den fersah fersah ilerdeydi. İşte maalesef bizim çarpık bakışımız. Dine ve dindara savaş açarak çağdaşlık yapılmaz. Laikliğin kesinlikle yanlış anlaşıldığı bir ülkedeyiz. Atatürk, laikliği bu şekilde getirmemişti. Atatürk'ün laiklik anlayışı için bakınız (Tümgeneral Turhan Olcaytu- Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı?).

Güney Afrika, ırkçılığın çok yoğun yaşandığı bir ülke. Ancak bu ülkede de kıyafetle ilgili herhangi bir sınırlama yok. Mesela, dünyanın en iyi yüz üniversitesi arasına giren Cape Town Üniversitesi'ndeki müşahedem: Üniversiteye çarşaflı da geliyor, nerdeyse çıplak diyebileceğimiz hem beyaz hem de siyahi öğrenciler geliyor. Hiç kimse " yassak hemşo yassak" ifadeleriyle karşılaşmıyor. Acaba orada laiklik tehlikede değil de ülkemizde mi tehlike? Afrikalı siyahilerden daha mı az medeniyiz? Bunlar tamamen bahane. Türkiye'de hamdolsun hiçbir ilke tehlikede değil ama, ülkemizde bazılarının maksadı bağcıyı dövmek. Yoksa onlar da bu ülkeye kimsenin şeriatı getiremeyeceğini, kimsenin sistemi değiştirme gibi b ir gayretinin olmadığını biliyorlar. Fakat ben şunu hatırlatmak isterim bu aktörlere: Dine ve dindara savaş açan, açtığı savaşın boyutunu bilmiyor demektir. Çünkü, Allah küfre ilelebed yaşama hakkı verir fakat zulme asla. Zalimler mutlaka bir gün ya birilerinden ya da Allah'ından bulur. Lütfen yazık etmeyelim bu gencecik kızlarımıza. Kırmayalım ümitlerini. Onları yok sayarak bir gayr-i memnunlar sınıfı oluşturmayalım. Onlar da bu ülkenin gerçeği. Ama yok illa ki biz istediğimize hürriyet verir istediğimizi mahkum ederiz diyorsanız, bir zamanlar ateist çizgide olan bir yazarın başörtülülere zulmedenlere karşı söylediği sözleri hatırlıyorum. Şöyle diyordu yazar: "Eğer Allah varsa ki-ben inanmıyorum- sizin hepiniz cehennemliksiniz beyler."

 

 

13/6/2008

Sel gitti, dayanışma kaldı

Sel gitti, dayanışma kaldı


Batman’da hüzün ve mutluluk bir arada. Evlerini sel sularında yitenler için ‘Kimse Yok Mu Derneği’nin döşediği evlerde, sobalar tütmeye başladı bile…


<****** type="text/**********"> Batman’a nâzır tepede, olağandışı bir kalabalık var. Yıllardır üç-beş aile dışında kimsenin oturmadığı ‘Baraj evleri’ böyle şenlik görmedi. Dışarıya attıkları sandalyelerde kış güneşinin tadını çıkaran kadınlar, yeni komşularını karşılamaktan hoşnut. İçlerinden biri, ‘Belki de artık yolumuz yapılır, bir okul açılır.’ diye ümitleniyor.
Gelenler kimler? Kasım ayı başında, Güneydoğu’yu acıya boğan sel felaketinin mağdurları. İluh deresinden taşan sular evlerini yutunca, üzerlerindeki ıslak elbiseleriyle ortada kalan selzedeler, valinin, belediye başkanının ve şehrin ileri gelenlerinin katıldığı bir törenle birazdan ev sahibi olacaklar. Mağdurlarla, yardımseverler arasındaki köprüyü kuran ise yine ‘Kimse Yok Mu Derneği’. Baraj evlerinden 34 daireyi çamaşır makinesinden diş fırçasına kadar, bir ailenin insanî şartlarda yaşaması için gerekli eşyalarla donatan dernek, evlerin bir yıllık kirasını da karşılıyor. En kısa zamanda kırk altı aile daha bu evlere taşınacak.

Yaşadıkları trajedinin ardından, güvenli bir tepeye taşınan aileler karışık duygular içinde. Hem üzgün, hem mutlular. Çekilen kuranın ardından anahtarları teslim alanlar neredeyse ağlamaklı ve hepsinin ağzı dualı. Evlerini ve canlarından birer parçayı sele kaptıranların neredeyse tamamı, hayatın kıyısında kalmış insanlar. Son elli yılın en büyük sel felaketi, hikâyelerindeki en can alıcı unsur gibi dursa da, zaten güç bela geçindiklerinden bahsediyorlar.

Yeni evlendirdiği oğluyla beraber yaşayan Sadiye Yurttepe, ev boğazına kadar suyla dolduğunda, iki torununu suya kapılırlar korkusuyla koltuklarının altına sıkıştırdığını anlatıyor. Hiç tanımadığı adamlar saçlarından yukarı çekerek önce onu, sonra torunlarını kurtarmışlar. 25 yıl önce kocasını kaybettiği, doktorların ve askerlerin çocuklarına bakarak, evlerini temizleyerek geçimini temin ettiği ve parasızlıktan tek bir çocuğunu bile okutamadığı anlaşılıyor daha sonra. Kendi emektar eşyaları neyse; ama daha bir yıl önce evlenen oğluna aldıkları koltukların, yatak odası takımının suya gitmesi fena.

“Borcunu daha ödememiştik.” diyor Sadiye Teyze, “Dört milyar para vermiştik, iki milyarı kaldıydı, Allah razı olsun, mağaza sahibi, bir milyar borcumuzu affetti.” Sadece kendi evi değil, aynı bahçe içinde oturan altı çocuklu oğlu Necat’ın da evi İluh deresinin sularında yitmiş. Necat Bey, üzerindeki gömleği ve pantolonu gösteriyor, “Bunlar da emanet, konu komşudan aldık. Hiçbir şeyimiz kalmadı, tek bir çöpümüz. Ayağımızdaki botları da Kimse Yok Mu dağıttı az önce.”

Yurttepe ailesiyle birlikte yeni evlerine çıkıyoruz. Perdeler, turuncu renkli kanepeler, krem rengi halılar… Soba köşede kurulmayı ve bu evi bir yuvaya dönüştürmeyi bekliyor. Mutfakta bulaşık selesinden çay kaşığına her şey düşünülmüş. Banyoda çamaşır makinesi ambalajından çıkmayı bekliyor. Aile üyelerinin her biri için alınan diş fırçaları aynanın önünde… Bir aile fotoğrafı çekiyoruz, yüzler şimdilik kederli; ama ocak kaynamaya başlayıp, bu güvenli tepeye alıştıklarında yeniden güleceklerini temenni ediyoruz. Yeni ev sahiplerinden biri de Osman Bilik. Enteresandır, mağdur olmadan önce ‘Kimse Yok Mu programını izleyip ağlarmış ve her seferinde, “Allahım, yoksa bir gün ben de bunlar gibi yardıma muhtaç olur muyum?” diye endişelenirmiş. Sonrası mâlum… Osman amca, vaktiyle seyircisi olduğu olayların öznesi şimdi. Ekran başından dualar gönderdiği derneğin eli ona da uzandı.

Bir an önce yeni evlerine kavuşmak isteyen iki kişi daha var; yeni evli bir çift. Fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlar; ama başlarından geçeni çabucak özetliyorlar. Sel suları ansızın evi doldurduğunda henüz beş günlük evlilermiş. Özene bezene döşedikleri ev, düğünde takılan altınlarla sele gitmiş. Onlar da yuvalarını yeniden kuran yardımseverlere duacılar. Mağdurlar arasında, ‘ikinci eş’ler de var. Kucağında bebeğiyle bekleyen bir kadın üç çocuğuyla birlikte evsiz kalanlardan. Kocasının diğer eşiyle yaşadığı ev selden etkilenmemiş; ama kendisi yirmi gündür akraba evlerinde dolaşıyor.

Peki, kocası sahip çıkmıyor mu ona? “Şehirde kiralık ev bulamıyoruz. Selden sonra kiralar çok arttı. Şu an üzerimizdeki elbiseler dışında hiçbir şeyimiz yok. Kocamın da elinden bir şey gelmiyor. Ben onların yanına giderim ama karısı bizi istemez.” diyor. Eşyalarını kaybettiği için üzülse de içinde düğün fotoğraflarının da olduğu albümün sele gitmesine içi yanmış: “Sonradan gördüm, fotoğraflarımın hepsi çamura bulanmış, renkleri birbirine karışmış. Eşya yerine gelir; ama onları artık bulamam.” O, ‘Baraj Evleri’ne şimdilik yerleşemiyor; çünkü listede yalnızca, ev sahibi olup da evini kaybedenler kayıtlı. Dernek yetkililerinden biri, kadını teselli ediyor; “Üzülmeyin, size de yardımcı olacağız.”

Felaket gününün hemen ertesinde bölgeye giden dernek yetkilileri, mağdurları tek tek tanıyor. Turuncu tişörtü ve yeleğiyle ‘cankurtaran’ gibi yardıma koşan Ercan Ülgür, çamurdan nasibini almış minibüsüyle Karşıyaka Mahallesi’ne götürüyor bizi. İluh deresi üzerindeki köprü yıkılmış. Kıyıdaki tabela, yıkılmış evler ve çamur deryası sokakların yanında pek ironik duruyor: “Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz.” Karşılaştığımız kadınların hepsi mağdur. Birinin evi tamamen yıkılmış, diğeri tuvaletten taşan suyla kirlenen evi arındırmakla meşgul. Ancak az ileride neşeli bir kalabalık var; sokak tandırında ekmek pişiren kadınlar ve genç kızlar. Hasır sepet içindeki ekmeği omuzlayan kadın, evinin yolunu tutuyor. Hayat devam ediyor.

12/6/2008

Güneydoğu Sel Felaketi Kimse Yok Mu Faaliyetleri

Sel gözyaşı olup aktı


Güneydoğu’da son 50 yılın en büyük sel felaketi sonrası acı tablo ortaya çıkıyor. Altyapı ihmalinin suçluları tartışılırken yardım kuruluşları da harekete geçti.


   Bölgede 40’ın üzerinde insan yaşamını yitirdi. 8 kişinin halen kayıp olduğu biliniyor. Diyarbakır’da 278, Şanlıurfa’da 540 konut hasar gördü, 1.389 hayvan da telef oldu. Hasar tespit çalışmalarının devam ettiği diğer illerde de çok sayıda tarım arazisinde ve özellikle Harran ovasında önemli miktarda maddi hasar olduğu açıklandı. Okullarda mahsur kalan öğrenciler, işçiler ve köylüler polis panzerleri ve botlarla taşınarak kurtarıldı. Bazı bölgelerde elektrik ve su kesintisi yaşandı.

Ne yazık ki bilançonun bu kadar ağır olmasının arkasında yine ihmal ve usulsüzlük yatıyor. Dere yataklarında kaçak yapılaşma ve burada yapılan konutlara belediyeler tarafından izin verilmesi ölümlerin ve hasarın artmasına yol açtı. Felaketin ardından bazı belediyelerin sel tehlikesi içeren bölgeleri bile bile imara açtığı ortaya çıktı. Selin vereceği zararın önüne geçilmesi veya en aza indirilmesi için gerekli projelerin neden hâlâ hayata geçirilmediği ise daha uzun müddet tartışılacağa benzer.

Batman, Diyarbakır, Şırnak ve Şanlıurfa selden en çok etkilenen şehirler arasında yer aldı. Diyarbakır Çınar ilçesinde bir mahalle çamur altında kaldı. Dere yatağında bulunan Çınar Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) kullanılamaz hâle geldi. 300 öğrencinin ve 10 öğretmen ailesinin barındığı okulda sel tehlikesi fark edildiğinde etüd yeni bitmişti. Öğrenciler, okul müdürü ve öğretmenleri tarafından sırtlarda taşınarak tahliye edildi. Kısa süre içerisinde öğrenci ve öğretmenlerin korkulu bakışları arasında YİBO’nun yatakhaneleri, yemekhanesi, iaşe ve malzeme deposu ile 3 öğretmen lojmanının birinci katı sular altında kaldı. Yetkililer sel baskını 15-20 dakika önce ya da gece meydana gelseydi facianın daha büyük boyutlarda olabileceğine dikkat çekiyor.

Çevre mühendisleri felaketin 3 temel sebebinin bulunduğunu ve bunların acilen çözülmesi gerektiğini dile getiriyor. Kentsel alanların büyük bölümünün beton ve asfaltla kaplanmasının yağmur sularının toprak tarafından emilmesini engellediği, bu nedenle yeni bölgeler imara açılırken, yeterli yeşil alanlar bırakılması gerektiği; çarpık kentleşme sonucu, dere taşkın alanları ve dere yataklarının yapılaşmaya açılması; yeterli altyapı çalışmasının sağlanması olarak sıralanıyor.

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre 3 bin 215 belediyeden 2 bin 60’ının kanalizasyon hizmeti verdiği ülkemizde özellikle dere ıslah çalışmalarına önem verilmesi gerekiyor. Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı Aytaç Durak da dere yataklarının imara açılmaması gerektiğini belirterek, şehirleri yöneten belediye başkanlarının bu noktada hata yaptığını ifade ediyor. Durak, “Meralar, kıyılar ve su terki alanlar hiçbir şekilde işgal edilemez. Belediyeler bu üç kaideye uymayınca ortaya afetler çıkıyor.” diyor.

Devlet Su İşleri Genel Müdür Yardımcısı Haydar Koçaker, yeni bir sel felaketi daha yaşamamamız için çözüm aşamasında vatandaşa büyük iş düştüğünü söylüyor. Vatandaşın konut yapmak istediği yeri kurumlara danışarak seçmesi gerektiğini belirtiyor. Türkiye’deki su yapısının sadece 3’te birini kontrol altına alabildiklerini belirten Koçaker, belediyelerin ruhsatsız ve kaçak yapılaşmaya kesinlikle göz yummaması gerektiğini söylüyor. Türkiye’deki dik eğimli dereleri frensiz arabaya benzeten Koçaker, depolama tesisleri ve barajların önemini belirtiyor.

KİMSE YOK MU DERNEĞİ BÖLGEDE

Evsiz kalan ve mağdur durumdaki Güneydoğulu vatandaşlar için yardım kuruluşları harekete geçti. Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği felaketin hemen ardından bölgeye 2 ekip gönderdi. Şanlıurfa ve Mardin’de tespitlerde bulunarak yardım malzemelerinin temini için devreye giden dernek üyesi Ersin Bölükbaş, Ceylanpınar’da 120 evin tamamen yıkıldığını, 146’sı orta 148’i az hasarlı olmak üzere toplam 400 evin zarar gördüğünü bildirdi. Bölükbaş, 4 kişinin öldüğü, 3 kişinin de kayıp olduğu ilçeye barınak, gıda, giyim ve battaniye yardımında bulunacaklarını söyledi. Dernek 2-3 gün önce evlenmiş ve evleri oturulamaz durumdaki bir çifte de ev eşyası yardımında bulunacak. Diyarbakır’da mağdur aileleri tespit eden Ercan Ülgür ise Bismil ilçesi Merdanlık köyünde yıkılan okulu yeni baştan yaptırmayı planladıklarını belirtti. Vali ve kaymakamlarla görüşen dernek üyeleri kurumlardan gelen yardım taleplerine göre gıda, giyim ve battaniye yardımlarında da bulunacak.

12/6/2008

Güneydoğu Sel Felaketi Kimse Yok Mu Faaliyetleri

Sel gözyaşı olup aktı


Güneydoğu’da son 50 yılın en büyük sel felaketi sonrası acı tablo ortaya çıkıyor. Altyapı ihmalinin suçluları tartışılırken yardım kuruluşları da harekete geçti.


   Bölgede 40’ın üzerinde insan yaşamını yitirdi. 8 kişinin halen kayıp olduğu biliniyor. Diyarbakır’da 278, Şanlıurfa’da 540 konut hasar gördü, 1.389 hayvan da telef oldu. Hasar tespit çalışmalarının devam ettiği diğer illerde de çok sayıda tarım arazisinde ve özellikle Harran ovasında önemli miktarda maddi hasar olduğu açıklandı. Okullarda mahsur kalan öğrenciler, işçiler ve köylüler polis panzerleri ve botlarla taşınarak kurtarıldı. Bazı bölgelerde elektrik ve su kesintisi yaşandı.

Ne yazık ki bilançonun bu kadar ağır olmasının arkasında yine ihmal ve usulsüzlük yatıyor. Dere yataklarında kaçak yapılaşma ve burada yapılan konutlara belediyeler tarafından izin verilmesi ölümlerin ve hasarın artmasına yol açtı. Felaketin ardından bazı belediyelerin sel tehlikesi içeren bölgeleri bile bile imara açtığı ortaya çıktı. Selin vereceği zararın önüne geçilmesi veya en aza indirilmesi için gerekli projelerin neden hâlâ hayata geçirilmediği ise daha uzun müddet tartışılacağa benzer.

Batman, Diyarbakır, Şırnak ve Şanlıurfa selden en çok etkilenen şehirler arasında yer aldı. Diyarbakır Çınar ilçesinde bir mahalle çamur altında kaldı. Dere yatağında bulunan Çınar Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) kullanılamaz hâle geldi. 300 öğrencinin ve 10 öğretmen ailesinin barındığı okulda sel tehlikesi fark edildiğinde etüd yeni bitmişti. Öğrenciler, okul müdürü ve öğretmenleri tarafından sırtlarda taşınarak tahliye edildi. Kısa süre içerisinde öğrenci ve öğretmenlerin korkulu bakışları arasında YİBO’nun yatakhaneleri, yemekhanesi, iaşe ve malzeme deposu ile 3 öğretmen lojmanının birinci katı sular altında kaldı. Yetkililer sel baskını 15-20 dakika önce ya da gece meydana gelseydi facianın daha büyük boyutlarda olabileceğine dikkat çekiyor.

Çevre mühendisleri felaketin 3 temel sebebinin bulunduğunu ve bunların acilen çözülmesi gerektiğini dile getiriyor. Kentsel alanların büyük bölümünün beton ve asfaltla kaplanmasının yağmur sularının toprak tarafından emilmesini engellediği, bu nedenle yeni bölgeler imara açılırken, yeterli yeşil alanlar bırakılması gerektiği; çarpık kentleşme sonucu, dere taşkın alanları ve dere yataklarının yapılaşmaya açılması; yeterli altyapı çalışmasının sağlanması olarak sıralanıyor.

Devlet İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre 3 bin 215 belediyeden 2 bin 60’ının kanalizasyon hizmeti verdiği ülkemizde özellikle dere ıslah çalışmalarına önem verilmesi gerekiyor. Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı Aytaç Durak da dere yataklarının imara açılmaması gerektiğini belirterek, şehirleri yöneten belediye başkanlarının bu noktada hata yaptığını ifade ediyor. Durak, “Meralar, kıyılar ve su terki alanlar hiçbir şekilde işgal edilemez. Belediyeler bu üç kaideye uymayınca ortaya afetler çıkıyor.” diyor.

Devlet Su İşleri Genel Müdür Yardımcısı Haydar Koçaker, yeni bir sel felaketi daha yaşamamamız için çözüm aşamasında vatandaşa büyük iş düştüğünü söylüyor. Vatandaşın konut yapmak istediği yeri kurumlara danışarak seçmesi gerektiğini belirtiyor. Türkiye’deki su yapısının sadece 3’te birini kontrol altına alabildiklerini belirten Koçaker, belediyelerin ruhsatsız ve kaçak yapılaşmaya kesinlikle göz yummaması gerektiğini söylüyor. Türkiye’deki dik eğimli dereleri frensiz arabaya benzeten Koçaker, depolama tesisleri ve barajların önemini belirtiyor.

KİMSE YOK MU DERNEĞİ BÖLGEDE

Evsiz kalan ve mağdur durumdaki Güneydoğulu vatandaşlar için yardım kuruluşları harekete geçti. Kimse Yok Mu Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği felaketin hemen ardından bölgeye 2 ekip gönderdi. Şanlıurfa ve Mardin’de tespitlerde bulunarak yardım malzemelerinin temini için devreye giden dernek üyesi Ersin Bölükbaş, Ceylanpınar’da 120 evin tamamen yıkıldığını, 146’sı orta 148’i az hasarlı olmak üzere toplam 400 evin zarar gördüğünü bildirdi. Bölükbaş, 4 kişinin öldüğü, 3 kişinin de kayıp olduğu ilçeye barınak, gıda, giyim ve battaniye yardımında bulunacaklarını söyledi. Dernek 2-3 gün önce evlenmiş ve evleri oturulamaz durumdaki bir çifte de ev eşyası yardımında bulunacak. Diyarbakır’da mağdur aileleri tespit eden Ercan Ülgür ise Bismil ilçesi Merdanlık köyünde yıkılan okulu yeni baştan yaptırmayı planladıklarını belirtti. Vali ve kaymakamlarla görüşen dernek üyeleri kurumlardan gelen yardım taleplerine göre gıda, giyim ve battaniye yardımlarında da bulunacak.

« Önceki :: Sonraki »